29 Nisan 2009 Çarşamba

hit counter

free web counter

Otranto' dayız

Kaptan da fazla uyumadı. Ama uyanınca, yola devam etme taraflısı olmadığı çıktı ortaya. Aslında Korfu bir solukluk yol gibi geliyor bana. Fakat kaptan rüzgarın güneyden esecğini, ve sancak baş omuzluktan geleceğini, bunun ilerlemeyi zorlaştıracağını söyledi. Ayrıca dört gecedir yol aldığımızı, beşinci gece yola çıkmak istemediğini söyledi ve yola çıkmama kararı verildi. Öğleye yakın, Guardia Costeriere(sahil muhafaza)dan geldiler. Balıkçıların ve feribotların bağlanacağı yerdeymişiz. Yerimizi değiştirmemizi istediler, ayrıca pasaportlarımızı da aldılar. Bir süre sonra pasaportlarımıza, deniz yoluyla Otrantoya giriş damgası vurulmuş olarak getirdiler. Halbuki vizemiz yoktu. Normal giriş damgası olmamalıydı. Ben, yine de sahile çıkmak istemiyordum. Bir aksilik çıkabilir ve vizemiz olmadığı için sıkıntı yaşayabilirdik. Kaptan; “Otranto’ya giriş damgasını vurduklarına göre sorun olmaz” dedi. Zaten kendisi, “denizcilere birşey diyemezler, ilaç almaya gittim derim” diyerek markete vs gidip geliyordu. Neticede ben de ikna oldum ve çarşıya çıktık. Giderken hala bir yerde gümrüklü sahadan çıkış kapısı olacak, pasaport kontrolu yapacaklar diye bekledim. Fakat ne kontrol, ne başka birşey vardı. Marina girişinde bile bir giriş kapısı yoktu. Birkaç lokantanın önünden geçip, sahil boyunca yürüdük. İlerde kalenin dışından kestirme merdivenden çıkıp, turistik eşya satan dükkanlar, küçük kafeterya ve lokantalarla dolu eski kale içi şehrine vardık. Kalenin üstünden bakınca bütün liman ve marina ayaklar altında görünüyordu. Kaptan; “sana şurada bir bira ısmarlıyayım” dedi. Ben pek istekli olmayınca; ”bir daha buralara gelip bir bira içme şansın olurmu bakalım” dedi. Doğru söylüyordu. Bu bir anı olarak kalacaktı. Kalenin üstünde sayılan cafe-barın dışardaki bölümünde oturduk. Limanı, denizi seyrederek biralarımızı içtik ve kalktık. Yürümeye devam edince, asıl şehire geldik. Burası, bankalar, modern dükkanlar ve otelleriyle bir turizm şehriydi. İnternet ve fax. Hizmeti veren bir dükkana girip maillerimize baktık. Tekneyi satın aldığımız kişi evrakları hazırlayıp göndermemiş, henüz bir mail yok. Biraz hava durmuna baktık. Aslında bence hala gidilebilir bir durum vardı. Ama artık akşam olduğu için yola çıkmayı ben de istemiyordum. Tekrar geldiğimiz yoldan tekneye döndük. Ertesi gün 30 nisan Çarşamba. Sabah küçük bir kapta su ısıtarak sallama çay yaptık. Ama sular çok kireçli. Kaynamış suyun üstündeki kireç tabakasını çay kaşığıyla biraz gidererek çay demleyip, zeytin, peynir, yağda yumurta yedik. Artık vizesi olan normal turistler gibi çıkıp şehre gitmeye karar verdik. Kaptan, şehrin kenarında Pazar kurulduğunu söylemişti. Burada pazaryeri görmek ilginç olur diye düşündüm ve kameraya çekmeyide düşündüm. Giderken kameranın pilinin bittiği anlaşıldı. Aksilikti bu. Fakat kaptan gidip şarj aletini alayım, bir dükkanda şarj ederiz biraz dedi. Aslında kaptanın düşüncesi, dalgıç elbisesi satan bir dükkandan, ucuz varsa, bir elbise almak ve teknenin altını temizlemekti.Bu bizim hızımızı enaz yarım mil artırabilirmiş. Daha sonra elbise, benim dalış elbisem olacaktı. İşte kamerayı, elbise alırken rica edip şarja takacaktık. Ben yürümeye devam edecek, akşamki internet kafe önünde onu bekliyecektim. Yavaş yürümek benim içinde iyi olacaktı. Çok beklemem gerekmedi. İnternet kafeye girip maillerimize baktık. Benim için bir haber yoktu. Fakat kaptana bazı teklifler gelmişti ve bir an önce Türkiyede olsam iyi olur demeye başladı. Birisine mayısın 9’unda başlama koşuluyla teklif yazdı. Hava durumuna biraz daha detaylı baktık. Perşembe sabah yola çıkmazsak sonrası daha da kötü olabilir görünüyordu. Sonra pazara doğru yürüdük. Dalgıç elbisesi satan yer gerilerde bir yerdeydi. Ama bir başkasına rastlama ümidimiz de vardı. Fakat olmadı, başka dükkana rastlamadık. Pazar, küçük bir sokakta kurulmuş, genelde yiyecek satanlardan ibaretti. Bütün satıcıların satış fişi veren yazarkasa kullandıklarını gördüm. Birkaç yüz metre ilerde ise genelde giyim (gıda dışı) satanların olduğu başka bir pazaryeri vardı. Oraya da baktık. Ben 20 euro dedikleri, ucuz bir spor ayakkabı denedim. 15 euro teklif ettim, kabul ettiler ve aldım. Fiş vs. vermediler, ben de istemedim. Daha sonra bir marketten ve dönüş yolundaki gıda pazarında biraz alışveriş yapıp döndük. Dönüş yolunda, dalgıç elbisesi satan yeri aradık, fakat öğleden sonra saat 4.00 te açılacağını öğrenince elbise işinden vazgeçtik. Pasaportu damgalayanlar, gitmeden kendilerine haber vermemizi istemişlerdi. Yarın sabah çıkacağımız için, kaptan, pasaportları alıp haber vermeye gitti. Vardiya değişmiş, başka görevliler gelmişti. Bizim vizelerimiz olmadığını farketmişler ve daha sonra pasaportları veririz deyip kaptanı göndermişler. Bir saat kadar sonra geldiler, kaptana birşeyler söylediler. Ben teknenin küçük peceresinden durumu izliyordum. Görevli ikidebir telefonuyla konuşuyor, kaptanın yüzü gülmüyordu. Görevliler tekrar gittiler. Kaptanın da canı sıkılmıştı. Artık o da bir an önce çıkıp gitmek istiyordu. Epey sonra pasaportlarımızı getirdiler. Bastıkları dörtköşe giriş damgasının her kenar çizgisine dik, küçük birer çizik atmışlar. Böylelikle giriş damgasını iptal etmiş oldukları yorumunu yaptık aramızda. Akşam yemeği olarak, patates haşladık. Bir soğanı doğrayıp ikiye böldük. Ben soğanı, tereyağda kavurarak patatesleri küp doğrayıp kavrulmuş soğanla karıştırdım. Kaptan, haşlanmış bir yumurta da ekleyip salata şeklinde yedi. Artık yarın sabah, tahmini olrak 56 saat durmadan yol almayı planladığımız yolculuk için yatıp uyuyacağız.
video
video

21 Nisan 2009 Salı

Dubrovnikten Otranto'ya

27 nisan Pazar sabahı saat 9.00 gibi uyandık. Bir şeyler hazırlayıp yedikten sonra Kaptan yeniden uyumaya gitti. Bu gün mazot aldıktan sonra hava müsaitse yola çıkabiliriz. Henüz banyo yapamadım. Duş-tuvalet olarak kullanılan kısım çok dar. Bakalım duşu kullanabilecekmiyim. Uygun bir zamanda bunu deneyeceğim herhalde.... Kaptan, öğlen 1.00 da uyandı. Demir alıp(bu defa “demir alırken ileri hareket versek daha iyi değilmi?” dedim. Tamam sen ileri hareket ver deyince, hafif yol ileri verdim. Hiç sigorta atmadan demir toplandı.) mazot için harekete geçtik. İstasyona gelince, oradaki görevli, Pazar günü olduğundan kapalı olduklarını, diğer taraftaki limanda yakıt alabileceğimiz açık bir yer olduğunu söyledi. Bu arada, eğer Splitte “Check out” yaptırdıysanız, buraya girmeniz sakıncalı, ceza görebilirsiniz dedi. Öteki yere gittik. Maalesef orası da kapalıydı. Kaptan, “adamın söylediği –check out, ceza- kelimelerinden kıllandığını ve yedek yakıtın bir kısmını depoya koyarak Brindisi’ye yola çıkabileceğimizi söyledi. Ben olur dedim. Zaten, benim için zaman kaybetmektense, yol almak ilk tercih. İki bidondaki 44 litre mazotu depoya koyduk ve yola çıktık. Eşim mesajında, hava durumu için; “başlangıçta biraz yeşil ama sonraları maviye dönüyor” demişti. Bu, önceleri biraz rüzgarlı ama sonraya doğru rüzgar kesilecek demekti. Oda İstanbuldan, eşinden gece yarısından sonra havanın güzel olacağı bilgisini almıştı. İki bilgi, birbirini desteklediği için tereddüte mahal yoktu. Şimdi yola çıkarsak, ertesi gün öğlenden sonra saat 2.00 gibi Brindisi de olabilirdik. Yola çıktık. Başlangıçta, deniz çok iyiydi. Kapsama alanı dışına çıkmadan eşimle bir kaç mesaj teati ettik. Saatler geçtikçe, yolun ne kadar uzun olduğunu anlamaya başladım. Bu defa “yorulduk, biraz sakin bir yere çekelim de dinlenelim” deme şansı yoktu. Saat 3.30 gibi, bu defa benim pişirmeyi denediğim ekmekten bir parça yedim. Açıldıkça dalgalar tabii olarak büyümeye başladı. Artık tekne inip çıkıyor, içinde hareket etmek zorlaşıyordu. Otopilot, tekneyi 90 dereceye varan bir açı toleransıyla, rotada tutmaya çalışıyor, bazan daha da büyük kavisler çizdiriyordu. Bu durumda, elle dümen tutmaktan başka çare kalmamamıştı. Kaptan dümen tutmaya başladı. Dalgalar, sancak bordadan, bazan 2-3 metreye kadar çıkıyor, hatta, dört metre diyebileceğimiz ekstra dalgalar zaman, zaman tekneyi 45-50 derece yatırıyor(bunları biraz abartmış olabilirim), aşağıda kamaralarda ve salonda bağlı olmayan ne varsa yerlere düşüyordu. Ertesi gün koltuğun üstünde bıraktığım bilgisayarı da yerde buldum. Ancak, önce bir koltuk minderi düşmüş, bilgisayar onun üstüne konduğu için zarar görmemişti. Bu arada, bir kaç yunus etrafımızda görünmeye başladı. Kah sağımızdan, kah solumuzdan, su üstünden atlayarak bizi izliyorlardı. Bir kaç defa eğitimli gibi estetik atlayış yaptılar. Şöyle ki; birisi önde, diğeri onun az gerisinde yanında ve üçüncüsü de ikincinin az gerisinde yanında yüzüyor, su üstüne atlayışa önce birinci, o tekrar suya dalarken ikinci görünüyor, oda suya girerken üçüncü çıkıyor, sanki sirkte gösteri yapıyorlardı. Akşam soğuğu çıkmaya başlayınca ben aşağıya salona indim, uzun gece başlamıştı. Sağa sola bakmak için gözümü açtığımda midem bulanma moduna giriyordu, bu sebeple, uyumasam bile gözlerimi kapalı tutarak uzandım. Teknenin en az sallanan yeri, kıç üstü, dümen mahalli olduğu için ve dümen tuttuğundan kaptan aşağıya inmiyordu. Bazan aşağıda salondaki bilgisayarından harita vs kontrolu yapmak için indiğinde öğürerek tekrar yukarı gidiyor bu kısa sürede dümeni otopilota bağladığından teknenin gezinmesi artıyordu. Doğal olarak bu durum bulantıyıda artırıyordu. Böylece, zaman zaman uyumuşum. Sabah aydınlığı hissedilmeye başladığı bir an uyandım. Tekne büyük kavislerle dolaşıyor, büyük dalgalara geldiğinde teknenin yan yatmaları tehlikeli hale geliyordu. Anlaşılan kontrol kaptanda değildi. Hemen yukarı koştum. Kaptan, upuzun, uyku tulumu içinde yatıyor, tekne otopilotta gidiyordu. Ona birşey oldu sandım, seslenince kafasını kaldırdı. Rahatlamıştım. Kalp krizi dahil, soğuktan bin türlü şey olabilirdi. “Dümene geçeyim mi?” dedim. Tut istiyorsan dedi. Durgun suların dışında ilk defa 4 saat kadar dümen tuttum. Artık tekne, otopilot yönetimine göre daha az çalkalanıyordu. Fakat, o 4 metreye yakın dalgalar geldiğinde, yine 45-50 derece yan yatma ile teknenin burnuda bir okadar dönüyordu. Pusulaya göre tekrar tekneyi rotaya getiriyordum. Brindisiye 10-15 mil kaldığı sıralarda, gidip gelen gemiler görmeye başladık. Gemilerden birisi ile rotamız kesişiyordu. Bizim cenova yelken açık olduğundan –denizde çatışmayı önleme kuralları gereği- yol hakkı bizimdi. Gerçektende gemi, yolunu değiştirerek bizim geçmemize izin verdi. Bu da benim için ilk olan uygulamalardandı. Karayı ancak 5-6 mil kala görmeye başladık. Liman girişine yönelerek, limana vardığımızda saat 14.00 civarındaydı. Önce yakıt aldık, sonra kaptan marinada market olduğunu öğrenmiş, alışveriş için gitti. Meğer market kapalıymış, taksi tutup şehre gitmiş, birşeyler alıp geldi. Biftek pişirdi, yedik ve biraz uyuduk. Ben ilk olarak duş yaptım, İstanbuldan ayrılalı beri. Biraz sıkıntılı olsa da yıkanmak iyi geldi. Akşam 6-7 gibi uyanınca, kaptan çıkıp gitti. O sırada ben de uyanmıştım. Bilgisayarı açtım, birşeyler yazmak için. Daha birkaç satır yazmıştım ki kaptan geldi. İnternetten hava durumuna bakmış, ayrıca orada karşılaştığı bir Türk de havanın yarın sabahtan itibaren 4 gün seyire uygun olmayacağını söylemiş. Önümüzde iki seçenek var dedi. Birincisi, hemen kalkıp Otrantoya gitmek, ikincisi burada Cuma gününü beklemek. Ben ilk şıkı seçtim. Ne de olsa yolu 40 mil azaltırız geriye Korfuya kalan 60 mili bir ara geçebiliriz belki. Korfuya gitmenin fazla avantajlı olmadığını söyledi, rotanın kırık çizgi şeklinde olması yüzünden. Benim ısrarım üzerine yaptığı ölçme farkın sadece 1 mil kayıp olduğunu gösterince, hemen toplanıp yola çıkmayı kabul etti. Rüzgar diye bir şey yoktu akşam 8.00 gibi yola çıktığımızda. Ben de uyku tulumunu giyip havuzlukta yattım, gece soğuğu çıkınca. Birkaç saat sonra beni uyandırdı, sen istersen aşağı in yat diye. İyi olur dedim ve inip yattım. Zaten geriye 3-4 saat yol kalmıştı. Sabaha yakın limana girdiğimizi ve bağlandığımızı, seslerden takibettim. Daha sonra tekrar uyudum ve şimdi saat sabah 8 civarı. Burada 4 gün yatmayı hiç istemiyorum. Bakalım kaptan ne zaman uyanır, ve ne yapacağız.
video
video
video
video

11 Nisan 2009 Cumartesi

Splitten Dubrovnik'e

Limandan çıktığımızda, keyfimiz çok yerindeydi. 5 mil’e yakın bir hızla seyrediyor, ufak tefek sallanmalardan rahatsız olmuyorduk. Hatta bu, biraz da eğlenceliydi benim için. Yelkecilik buysa, bu ilk yolculuk harikaydı. Gündüzden yelkenleri hazırlamıştık. Kaptan, sadece Cenova ile seyir yapmak yeterli diyordu. Ana yelkene hiç ihtiyaç olmazmış. Ama ben, hem tekneyi full yelkenle seyrederken görmek, hem de daha fazla yakıt tasarrufu olacağı için bir an önce yelkenleri basalım diyordum. Hava epey kararmıştı. Kaptan da, ilerdeki adalardan kurtulup yönümüzü güney doğuya çevirince bakarız diyordu. Ben arada, ana yelkenide açalım diyor, kendimce espri yapıyordum. Öyleya işi bitirip yola çıkmış, hafif de olsa teknenin batıp çıkması, seyrettiğim, film, yelkenli yarışları vs. görüntüleri ile kabaran isteklerime cevap olmuştu. Adaları geçip, rotamıza girdiğimizde rüzgar neredeyse kesilmişti. Rüzgarı göteren alet kendi etrafında dönüyordu nerdeyse. Fakat, açık denizin soluganları(önceki hava şartlarının armağanı, ölü dalgalar) çıktı birden. Tekne, bordadan gelen soluganlar yüzünden, çok düzensiz sallanıyordu. Gecenin soğuğu da eklenince elimiz ayağımıza dolanmaya başladı. Kaptan, “sanki neden yarını beklemedik ki, diye kendime kızıyorum” demeye başladı. Dalgalar tek yönden gelse bu kadar hırpalamazdı. “Demek ki” diyordu kaptan, ertesi sabah uyandığımızda“ Önceden hava bir böyle esmiş, bir de böyle, tek yönden esse bu kadar hırpalamaz dı.”. Neyse, bir yanda teknenin anormal hareketleri, diğer yandan, inanılmaz gece soğuğu karşısında, mide bulantısı da kendini göstermeye başlayınca ben kamaraya inmeye karar verdim. Kaptan, aşağıda daha kötü olursun diye uyardı, ama ben aşırı soğuk yüzünden, yüz felci vs. korkusu duyarak indim. Aşağıda, o yorgunlukla belki bir saat civarı uyudum. Ama sonrasında, teknenin inip kalkması, astronotların “yerçekimsiz ortam” eğitimlerine benzeyince, birde kaptanın bulantı öğürmelerini duyunca, hemen yukarı çıkmam gereğini duydum. Kaptan, iki battaniyeye sarılmış, çalışıyordu. Yukarı çıktığımda ilk sözü “çok üşüdüm” oldu. Sonra devam etti. Sonra devam etti. “Çapa kurtuldu yerinden, 80 metre zinciri çekerek gidiyoruz aşağıda, onun için hızımızı 2 mile düşürdüm”. Şok olmuştum. “Çekemedinmi zinciri ırgatla”. “Zincir ırgattan kurtuldu, 80 metre zincir çok ağır, halatla bağlayıp zinciri yukarı çekeceğiz, boşlayınca ırgata oturtup toplayacağız” dedi. “Ama bu işi, biraz korunaklı bir yerde yapacağız, sonra kuytu bir yer bulup sabahı bekleriz”. 80 metre zincirle ucundaki çapayı sürükleyerek hoplaya zıplaya devam ettik. Biraz sonra, daha sakin bir yere gelince motoru boşa alıp, zincirin uygun bir yerine halat bağladı kaptan. Halatın diğer ucunu bir vince volta ederek çektik. Ama karanlıkta halatın vince sıkıştığını farkermeden çektim. Bu kadar zorlandığımın sebebi ertesi sabah anlaşıldı. Halat sıkıştığı için, kolay işi zora çevirmişim. Neticede, ırgatın sigortası ata, ata epey zaman uğraşıp çapayı yerine oturttuk. Daha sonra, hemen yakındaki( Hıvar civarı) bir koya girip demirledik. Kimsenin yeme, içme derdi olmadığından hemen yattık. Bu gün koy içi güzel, hava aydınlık keyifler idare eder kıvamında. Uyanıp, sütle mısır gevreği yedik. Tekneyi neta edip, zinciri topladık. Şimdi cenova açık, hız 6,5 knot civarı, rotamız Dubrovnik. Bu akşam 22.00 gibi orada olmayı umuyoruz. Saat 11.00 civarı acıktık. Yemek hazırlamak için, bir sığınak, saçak altı bulduk. Kaptan ekmek için hamur mayalamıştı. Yemekte barbunya konserve, yeşil ve siyah zeytin ve ekmek yedik. Üstüne hazır puding. Zincir toplarken yine bir problem yaşadık. Irgata zincir üst üste dolandı, kurtarmak için baltayı da çıkarmıştık ki, son bir defa çekince kurtuldu. Toplanıp, yola çıktık tekrar. Bu defa hava harikaydı. Hafif orsalayarak, yelken+motor yola devam ettik. Akşamüstü güzel bir pilav menümüzdü, servis kıçüstüne yapıldı. Her nekadar, tabak elde tutularak yense de, bu yemek boğazda değil, Dalmaçyada seyirde yeniyordu, unutulmaz. Başüstünde kalan dingiyi arkaya aldık, ön tarafı görmede biraz engel yaratıyordu. Tabii, bu işi yaparken, bir saçak altında durduk, 15- 20 dakika gecikme demek bu. Bu gece yola devam edersek, gece yarısından sonra 2.00 gibi Dubrovnikte olabileceğiz. Tabii, hava bizi bir yere sığınıp yatmaya zorlamazsa. İskele bordadan gelen rüzgar sağanakları zaman zaman 25 knotu buluyor. Bu hem tekneyi yatırıyor hem de çok sallıyor. Bu sebeple yelken açmıyoruz. Sahile çok yakın seyrederek bu rüzgarlardan saklandık. Böylece yola devam ediyoruz. Kaptan Dubrovnike yakın bir yerde geceleyelim dedi, ben ise çok yakın olduğundan yola devam etmeyi önerdim.Gece saat 2.30 da Dubrovnike geldik. Bir kanal görüntüsünün içine giriyoruz. Kanalın iki yanındaki yollarda giden otomobiller çok seyrek bu saatte. Kanalın iki tarafındaki evler, sokak lambalarının ışıkları bizim için bir rüya alemi çağrıştırıyor bu ilk yolculuk sonrasında. Kanalın iki yakası arasında güzel bir çelik köprü ışıklandırılmış haliyle, ilk görünce büyüleyici geliyor. Marinaya yakın bir yerde demir attık. Gece rüzgar sağanakları yüzünden tekne çok gezindi. Hatta bir ara demiri aldı gidiyor sandım. Demir etrafında döndük durduk sürekli.
video
video
video
video

video

9 Nisan 2009 Perşembe

Vanda Split'te

DENİZ TUTKUSU. Bugün 24 Nisan 2008. Split’te(Hırvatistan) teknenin içindeyim. Henüz tekneye adım atalı 24 saat olmadı. Ama yorgunum, nedense! Dün akşam, saat 22.00 gibi tekneye gelebildik. Istanbuldan uçak bir saat geç kalkmıştı. Zagreb’den, Split’e otobüsle gitmeyi planlamıştık. Hava alanından otobüs terminaline saat 16.00 da varabildik. 16.00 daki otobüse yetişebilmek için(otobüs saatlerini ve Split’e varış zamanlarını tekneyi görmek için yaptığımız ilk yolculukta aldığımız tarifeden biliyorduk) hava alanı otobüsünün soförüne rica etmiştik. Split’e kalkacak otobüsün önünden geçerken korna ile onlara sinyal verdi. Yağan yağmur altında, otobüs hareket edecekken yetiştik. Bu otobüs de, 20 dakika rötarla Split’e vardı. Tekne sahibi ile randevulaşmış ve otobüsten tekrar arayarak varış zamanımızı bildirmiştik. Bizi terminalde karşıladı ve saat 22.00 sıralarında tekneye gelebildik. Bu sabah 5 saat uykudan sonra, biraz rahatsız olarak uyandım. Tekne alışık olduğum hayata göre oldukça dar bir mekan. Ortama alışmak gerekiyor. Sabah 8.00 de tekne sahibiyle randevulaştığımız gibi bankaya gittik ve parasını ödedim. Bu gün Liman kayıtlarını düşürmek için müracaatları yaptığını, yarın akşam işlemin tamamlanabileceğini söyledi. Çalışmayan su pompasının yenisini aldı değiştirdik. Dün akşam buzdolabı çalışmıyordu, fakat bu sabah normal çalıştı. Bu durumu servisine bildirdi, bu akşam saat 17.00 gibi servisten gelip kontrol edecekler. Kaptan bir başka tekneye bakmak için 80km uzaktaki bir yere gitti, ben teknede dinleniyorum.
Saat 9.30 gibi tekne sahibi geldi. Liman Başkanlığı export işlemlerini yapmak için, tekneyi fiziksel olarak görmek istiyormuş. Hemen hareket ederek gümrüklü sahaya geçtik. Tekneyi bağladıktan sonra, bizim kaptan onunla buluşarak, işlemleri başlattılar. Biz beklerken, aralıklı olarak gelen yelkenlilerle, 5 tane olduk. Onlar, galiba giriş çıkış işlemleri yapıyorlardı ve işlerini bitirip gittiler. Biz ise ancak saat öğleden sonra 3.30 da yerimize döndük. Export işlemleri yapılmış, fakat çıkış işlemleri sonraya kalmıştı. Tekne sahibi ile noterden yapılması istenen “bill of sale” için notere gittik. Noter akşam saat 7.00 a kadar çalışıyormuş. Orada beklemeyide dahil edince, saat 18.00 civarı oldu ve bazı dokümanların tercümesi işlemi yetişmedi. Şimdi önümüzde iki seçenek kalmıştı. Birisi, pazartesiyi bekleyip, tercümesi de yapılan evrakları, ABD de teknenin kaydının yapılması için, işlemleri yapacak firmaya emaille göndermek; diğeri ise, bu işi tekne sahibinden rica edip, yola çıkmak. 3 veya 4 gün beklemek yerine yola çıkmayı tercih ettik. Export işlemleri yapılırken, orada bulunan bir marketten, kumanyamızı almıştık. Saat 18.30 civarında harekete geçerek, yedek 90 litre de dahil yakıt deposu dolduruldu, pasaport çıkış işlemini de yaptırıp yola çıktığımızda saat 19.15 i gösteriyordu.
video
video

1 Nisan 2009 Çarşamba