13 Haziran 2009 Cumartesi

Çeşme ve sonrası İstanbula

Buraya girdiğimize göre, Transitlog, pasaport giriş, vs. işlemleri burada yapacağız. Bu arada, borda ve silyon fenerlerini de tamir etmeliyiz. Sabah, bu işler için çıkmadan, silyon fenerinin ampulünü tespit etmek gerek. Teknede direğe çıkmakta kullanılan bir koltuk var. Onu mandar halatına bağlayarak vince volta ettik. Kaptan vinci çekerken zorlandığı için, ben de, çarmıh telleri, vs. ye tutunup kendimi az da olsa çekerek, onun işini kolaylaştırmaya çalıştım. Aslında, bir de emniyet halatı kullanmam gerekirdi. Fakat, Cenova da, ana yelkende çekilmiş olduğundan, kullanabileceğimiz böyle bir hakat yoktu. Silyon fenerine ulaşıp, kapağı çıkardım. İçinden ampulu alarak gözle muayene ettim. Arızalı gibi duruyordu. Aşağıya inince ölçerek de arızalı olduğunu gördük. Önce liman başkanlığına gittik. Ellerinde transitlog olmadığını, ama, Altınyunus Oteli yanındaki Setur marinadan alabileceğimizi söyledi. Oraya gitmeden önce, ampul, vida gibi ihtiyaçlarımızı alabileceğimiz dükkana gittik. Aradıklarımız yoktu. Burada olmayan Alaçatıda pek olmaz dediler. Bunun üzerine transitlog almak için Setur Marinaya gitmek üzere taksi, minibüs vs. sorduk. Orada alışveriş için bulunan biri, kendisinin o tarafa gittiğini, bizi bırakabileceğini söyledi. Buna çok memnun olduk. Oraya vardığımızda, bir dükkanda, silyon ampulünü bulduk. Sonra marina ofisinden transitlog formunu aldık. Yürüyerek minibüse bineceğimiz “dörtyol”a yaklaştığımızda arkadan gelen minibüse binerek tekrar Çeşmeye geldik. Liman başkanı bu defa, önce sağlık kontrolu ve pasaport girişini yapmamızı, sonra gelmemizi söyledi. Sağlık kaydı çabuk bitti. Elektrikler kesik olduğu için, sadece deftere kayıt yaptı ve transitlogu damgaladı. Sonra Gümrük girişine gittik. Kaptan önden giderek işlemi başlattı. Ben oraya ulaştığımda, İtalya-Ancona’dan gelmiş feribottan çıkanların, arabalarıyla gümrükten geçiş çilesi yaşadıklarını gördüm. Kapının önünde yolcusunu bekleyen, 26 sene İsviçrede çalıştıktan sonra, iki sene önce kesin dönüş yapmış birisiyle sohbete başladık. Feribot sabah 7.00 de gelmiş saat 13.00 olduğu halde, hala üçte birinin işlemleri bitmemişti. Herhalde elektriklerin kesik olması da bunda etkendi. Ama ülkem adına üzüldüm. Bir an önce, güvenli olarak memleketine ulaşmaya çalışan insanların çoğu, bu gecikme sebebiyle, çıldırmanın eşiğinde bağırıp çağırıyor, işlemi bitip çıkanlar ise bu çileyi hemen unutup yoluna koyuluyordu. Bir süre sonra kaptan telefonla aradı. Meğer ben yanlış yerde bekliyormuşum. Ama kapıya geldiğimde oradaki görevliye, “arkadaş pasaport girişi için içeri girdi, ben de onun yanına gideceğim” deyince, “siz burada bekleyin” dedi. Ben de kaptan içeri girerken gördü de olayı hatırladı diyerek orada bekliyordum. Fakat kaptan, ilerde, Ulusoyun yanındaki başka bir girişten girmiş. Bu kadar gecikmesinin bir problemden kaynaklandığını düşünüyordum. Ama, neticede bir bahane bulup teknede duran bazı evrakları görmek istemişler. Yorgunluktan ve bitkinlik yüzünden; adamların istediği 50 milyon yerine 20 euro vermeye razı olmuş ve pasaportları damgalatmış. Öğle zamanı olduğundan liman başkanlığı kapanmıştı. Çarşıya kadar yürüyüp elektrikçi aradık. Neticede bir dükkanda havuzluğa asacak “hertaraftan görünür” bir ampul edindik. Bunu, bir dükkan sahibi, eski stop lambasının duyunu ve ampulünü kesip verdiği için halletmiş olduk. Öğlen yemeğinden sonra liman başkanlığına vardığımızda, yine bir problem vardı. Elektrikler kesik olduğundan fotokopi çalışmıyor, dolayısıyla bizim evrakların bir kopyasını alamıyorlardı. Akşam 17.30 da gelmemizi söylediler. Tam çıkarken benim aksadığımı farkedip kalktı liman başkanı “ne oldu” diye. Ben protez kullanıyorum, bir şey yok deyince de, “akşam sizin gelmenize gerek yok dedi”, teşekkür edip çıktık. Tekneye varınca ilk iş olarak silyon lambasını hallettik. Ben tekrar direğe çıkmışken, sancak gurcataya, aldığım makarayıda takıp bayrak ipini içinden geçirdim. Sonra, bayrağımızı sancak gurcataya çektik. Aldığım tekli borda feneri, kırılan büyüklüğündeydi. Plastiğin diğer tarafını keserek o kısma, çarşıdan aldığım yeşil jelatını bantladım. Böylece, kırmızı ve yeşil ikili borda feneri oluştu. Gerçi, yeşil tarafi iyi olmadı ama, artık idare edeceğiz. Fakat lamba yanmadı. Sonra arızanın nerede oldğunu arayınca, zincir mahallinden ulaşılan bir noktada bağlantı klemensini buldum. Klemens de, teller de yıllarca tuzlu ortamda korozyona uğrayıp kopmuştu. Kaptan, liman başkanlığına gidince, klemens de aldı ve o işi de halledip borda fenerini de çalıştırmış olduk. Hava durumu, yarın sabah yola çıkmamıza müsait değil. Belki öğlenden sonra çıkabiliriz kararı veriyoruz. Akşamdan marinanın hesabını kapatmıştık. Sabah 05.30 gibi yola çıktık. Hava sakin ve rüzgarsızdı. Önümüzde oldukça uzun bir yol vardı. Midillinin doğusundan yolumuza devam ettik. Midillinin kuzeyine yaklaştıkça rüzgarda artmaya başladı. Bozcaadaya kadar durmayı düşünmediğimizden sadece motorla yolumuza devam ettik. Assosun uzağından, Babakalenin ise yakınından geçtik Kaptan, Bozcaadadan mazot almayı planlıyordu. Oradaki akaryakıt istasyonunu arayarak gece 11.00 civarında limanda olacağımızı ve mazot almak istediğimizi söyledi. Tamam dediler bizi bekleyeceklerdi. Gece yarısı vardığımızda beklemedikleri anlaşıldı. Kaptan tekrar aradığında geleceklerini söylediler. Ama yarım saatten fazla beklediğimiz halde hala yoklardı. Sabah yine erken kalkacağımızdan hemen yattık. Tam uykuya daldığımızda, kaptanın telefonu çaldı, gelmişlerdi. Kaptan kalkıp dışarı çıktı. Biraz sonra geldiğinde, tankerin kısa hortumla geldiğini ve hortumun tekneye yetişmediğini söyledi. Mazotun Çanakkaleye kadar yeteceğini düşünüp mazot almaktan vazgeçmiş. Sabah, Bozcaadadan erken çıktık. Çünkü birgünde Çanakkale boğazından geçip Marmarada Hoşköy veya Şarköye varmak istiyorduk. Öğle civarı Çanakkaleye vardık. Mazot ikmalini ve alışverişi bitirdikten sonra tekrar yola çıktık. Akşamüstü boğazdan çıktık. Anlaşılan karanlığa kalmıştık yine. Rüzgar lodos olduğundan kaba dalga vardı ve tekne çok sallanıyordu. her şeye rağmen Hoşköy balıkçı barınağına girmeye niyetlendik. Ancak gece yarısından sonra saat 01.00 gibi varabildik. Metruk bir yer izlenimi veren barınağa varınca, dikkatlice soluganlardan korunmak için içeri girmeye başladık. Fakat salma dipteki birkaç kaya parçasına dokununca vazgeçip biraz geriye çıktık. Buradada başımıza “oturma” sıkıntısı çıkabilirdi. Birkaç saat tedirgin ve rahatsız bir şekilde uyumaya çalıştık. Sabah saat 05.00 olmadan ayaklandık ve yola çıktık. Denizde güneşin İstanbul tarafından doğuşunu seyrederek Silivriye doğru kıyıya yakın bir seyire başladık. Şarköy, Tekirdağ , Marmara Ereğlisi geride kaldı. Silivride bir yakınımız Metin Beyin çift direkli yelkenli teknesi "İsis" yaz sezonuna hazırlanıyordu. Biz de onun yanına bağlanacaktık. Metin Bey ve kaptanı Oktay Kaptan bizi karşıladı. Artık İstanbuldayız.
video
video
video
video
video
video

5 Haziran 2009 Cuma

Androstan Çeşmeye

Androstan sabah saat 06.00 da hareket edecektik. Saat 05.30 da haşlanmış yumurta ve beyaz peynirle kahvaltı yapıp, 05.45 te demir aldık. Demiri, dümen mahallinden vira ettik. Sigorta devreyi kesmeden demir toplandı. Fakat bu defa, baş taraftaki kontrollar çalışmadığından, demiri yerleştirmek zor oldu. Biraz tornistan yapıp sahilden uzaklaştıktan sonra dümen kırıp, liman çıkışına yöneldik. Kaptan “hareket etmiyormuyuz?” dedi. “Yoo, gidiyoruz.” Diye cevap verdim. O, GPS ye bakıp, “hareket etmiyoruz” dedi, bu sefer. Bu sefer tam yol verdik makinaya. Fakat, evet, hareket etmiyoruz. Dümeni, sağa sola kırarak, tornistan yaparak, tam yol çalıştırarak ilerlemeye çalıştık. Tekne oturmuştu!... Tekrar dümen kırarak, tornistan yaparak, kurtulmaya çalışmalarımız sonuç vermiyordu. Nasıl olmuştu bu iş? Aynı yoldan, 3 metre su ile gelmiş, 2,5 metreyi görünce demirlemiştik. Bulunduğumuz yer, 3 metre su olan yerlerdi. İlk gelişimizde buradan girmiştik. Sonra ayrılmış, rıhtıma gitmiş, 3 saat kalıp geri dönünce, yine aynı yere demirlemiştik. Tek bir ihtimal geliyordu aklımıza şimdi. Biz demirledikten sonra gelen feribotlar, küçücük alanda, güçlü makinalarıyla yaptıkları manevralarla, kaldırdıkları kum ve çamur, arkamızdaki alanda “topuk” yapmıştı. Şimdi, kurtulamazsak balıkçı teknelerinden, liman ilgililerinden, yardım istemek zorunda kalacaktık. Bu bize, yüklü bir paraya mal olabilirdi. Diğer taraftan, bir gün sonra havanın fırtınamsı olacağını öğrenmiştik. Yola hemen çıkamazsak, en azından 4-5 gün daha beklemek zorunda kalacaktık. 10 knot civarında bir rüzgar vardı. Kaptan önce yelkeni açtı. Bu doğru bir hareketti. Tekne biraz yan yatarsa, salma yana doğru yükselince kurtulabilirdik. Diğer taraftan, bir gün önce doldurduğumuz, 300 litre suyu da boşaltmaya başladık. Makina tam devire çıktığında dümen mahalli, hatta bütün tekne, zangırdıyordu. Motorun ne kadar güç ürettiğini, ilk kez hissettim. Tekne yerinde dönüyor, etrafımızdaki sular, çamurlu, karma karışık bir görünüm alıyordu. Bir kaç dakika sonra, teknenin hareket ettiğini hissettik. Kurtulduk. Oooh! Çektik. Rahatlamıştık birden, üzerimizden, sanki çok ağır bir yük kalkmıştı. Kaptan, “daha da kurtulamasaydık, yardım istemeden önce yapılacak bir çok şey vardı” dedi. Bunlar arasında Tekneden bir çok ağırlığı bota yükleyip hafifletmek, botla , çapayı götürüp ileri bir yere atarak, ırgatla tekneyi çekmek de vardı. Neyse, kurtulduktan sonra hemen çıkışa yöneldik. Yalnız bu operasyon bize, bir saate yakın zaman kaybettirmişti. Hava istediğimiz gibi olmazsa, Çeşmeye varmakta çok geceye kalırdık, bu da ilave yorgunluk ve eziyet olurdu. Hava, dalga ve rüzgar tatminkardı. Umduğumuzdan daha rahat bir yolculukla, akşam saat 18.30 civarında, sakız adasının güneyinden çeşme ye doğru döndük. Burada sular çok sakin ve rüzgarsızdı. Cenovayı toplayıp, motorla devam ettik. Çeşmeye yaklaşınca, cep telefon ayarlarımızı Türkiye için değiştirdik. Kaptan, telefonla hava durumunu sordu, Sabaha kadar iyi bir hava işareti alınca, o da, “yola devam etsek mi?” diye düşündü. Ben de bir an önce gitmek taraftarı olduğumdan, Ayvalık’a doğru yöneldik. Kaptan, “borda fenerleri de yanmıyor” “ışık olmadan gidemeyiz, sen yukarıya bir ışık yapabilirmisin” dedi. Teknede, çakmak mahalline takılarak çalıştırılan, kulplu bir fener vardı. Dümen mahalline, el GPS’i için çektiğimiz kabloya bu ışığı da bağladık. Bu kablo, yeterli değildi. Fakat yapacak başka birşey yok, deneyecektik. Işık iyi çalıştı. En arkada, toplanmış olan güneşlik demirine bağladık, artık bizi karanlıkta görebilirlerdi, bu çok önemliydi. Çünkü bu civarda çok trafik vardı. Biraz aşağı indik, uzun bir gece olacaktı. “Karaib korsanlarına döndük” dedim, “borda fenerleri nasıl bozuldu anlamadım, bu kadar da olurmu?”. “Kırılmış” dedi kaptan, nasıl olmuşsa.. Yola devam ediyorduk. Fakat, birkaç mil gittikten sonra, teknenin başı, yine inip kalkmaya, balyoz gibi suyu döğmeye başladı. Zaten oldukça yorulmuştuk. Rotayı Çeşme Marinaya çevirdi kaptan. Saat 22.30 civarı marinaya bağlandık.
video
video

4 Haziran 2009 Perşembe

Androstayız

Kumanda paneline bakarken içinde , üzerinde “water” yazan bir gösterge gördüm. Ve, ibre “E” (empty) de duruyordu. Demekki kullanma suyumuz bitmişti. Şimdi ne yapacaktık? Buradan hemen gidemeyeceğimize göre su, kumanya gibi ihtiyaçlarımız karşılanmalıydı. Kaptan, “ben yarın sabah liman başkanına gider durumumuzu söylerim, bize ihtiyaçlarımız için izin verir” dedi. Ertesi sabah, kalkınca dingiyi çözüp suya indirdik. Kaptan kürekle sahile gidip dinghy’i bağladı ve yürüyerek (evraklarla birlikte)liman başkanlığına gitti. Yanına aldığı cep telefonuyla, 10.30 ile 13.30 arası için müsaade aldığını söyledi. Hemen demiri alıp rıhtıma abord olduk. Biz rıhtıma doğru giderken, liman girişine yaklaşmakta olan feribot az sonra gelip hemen yakınımıza kıçtan bağlandı. Henüz saat 10.20 idi. Ve anlaşılan 15 dakika erken gelmiştik. Çünkü hemen ardından ikinci feribot da diğer yanımızdaki yere kıçtan muhteşem bir manevrayla bağlandı. Manevra sırasında kum boşaltmakta olan bir kum kosterine 5-10 cm hata ile dokundu. Kendi etrafında dönerken, kum kosterine dokunduğu sırada, diğer feribotun bordasına uzaklığı, 2-3 metreden fazla değildi. Mutlaka baş tarafta manevra pervanesi vardır diye düşündüm. Çünkü böyle manevraya, baş pervanesiz cesaret etmek binde değil, bence milyonda bir ihtimaldi. Adamlar, scooter kullanır gibi, koskoca feribotları vızır vızır gezdiriyorlardı. O da bağlandıktan sonra, kaptan, mazot bidonlarını doldurmak için, benzinciye gitti. Döndüğü sırada, birinci feribot arka kapağını kaldırıyordu. Birden, kapak üstünde iki kişinin, siddetli el kol hareketleri yaparak birbiriyle tartıştığını gördük. Sahilde, çekici üstündeki otomobili farkedince durum anlaşıldı. Adamın arabası yüklenmeden adam feribot içinde kalmıştı ve dışarı da çıkamamıştı. Sıkıntılı bir duruma şahit olmuştuk yine. Tatlısu deposunu kıyıdaki su vanasından hortumla doldurduk. Sonra kaptan mazot doldurma işlerine devam ederken ben 4 gündenberi ilk defa duş yaptım. Sonra eksilen suyu yeniden tamamladık. Bu sırada mazot aldığı istasyon sahibi bizi kahve içmeye davet etmiş. Kaptan “arkadaşım” dedi. “Her gelişte uğrarım”. Ben giyindiğim sırada adamın teknenin yanına gelmiş olduğunu gördüm. Arkadaşın da gelsin demek için gelmiş. Halbuki istasyonu idare eden oğlu, beni de davet etmiş, adam belki yanlış anlama olmuştur diye gelmişti. Tekneyi kitleyip, benzin istasyonuna yürüdük. Bizi güleryüzle karşıladılar. Oturduk. Nasıl kahve istediğimizi sorunca “Orta şekerli Türk kahvesi” istedik. Su ile birlikte geldi kahveler. Hanımı “eski İstanbullu” imiş. İstanbulda İngiliz konsolosluğunun aşağısında oturmuş eskiden. Ama şimdi bir işi için Atinadaymış. Çok iyi Türkçe konuşuyormuş. Adam, benim gibi 66 yaşındaydı. Eskiden Atinada oturuyor, Andros’a yazlık evlerine tatil için geliyorlarmış. Hanımı çalıştığı Lufthansa’dan emekli olunca, oğlu için burada bir benzinci açmış. Şimdi, oğlunun işinde ona yardımcı oluyor ve torunları ile ilgileniyormuş. Bana göre çok genç görünüyorsun dedim, sevindi. Liman başkanı arkadaşıymış. Onu arayarak, gidene kadar rıhtımda kalmamıza müsaade etmesini rica etti. Ama birazdan 7-8 adet yelken yarışı yapan tekne gelecekmiş. Bağlanacakları yer olmadığından, yapabileceği birşey olmadığını söylemiş. Biz zaten alargada rahat etmiştik, hiç sorun değildi. Biraz sohbetten sonra, internetten hava durumuna da bakıp, müsaade istedik. Biraz alışveriş yapıp, sonra bir lokantada öğle yemeği yedik. Teknenin yanına vardığımızda ilk yelkenli yanaşmış, ikincisi kıçtan yaklaşıyordu. Hemen halatları alıp, ilk demir attığımız yere geri döndük. Kaptan, demir almadan önce, tekrar gittiği benzincide tazelenen hava durumu tahminine bakmış. Durum, ertesi sabah yola çıkacağımızı gösteriyor. Bugün öğleden sonra dinlenip, uyuyup, sabah erkenden yola çıkacağız.
video
video
video
video